15 Ağustos 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Yeşilçam’a Istanbullu Tekzibi!

Tırnakları kırmızı ojeli genç kadın, yatakta yüzükoyun yatmış mecmua okuyordu…

Çiğnediği sakızdan koca bir balon yapıp patlatarak bir sayfa daha çevirdi…

Hemen akabinde dergiyi yere fırlatarak doğruldu ve gerindi…

Yatağının baş ucundaki telefona uzanıp bir arkadaşını aradı…

“Ay çok sıkıldım, hadi parti verelim!” dedi.

Bu arada bahçede çalışan genç Anadolulu delikanlı, açık pencereden gelen konuşmayı duydu… 59 model Chevrolet’nin kapısını çarparak kapadı… anahtarı elinde ağır ağır pencerenin altına yürüdü. İleride gülleri budayan ihtiyar bahçıvana dönerek o bıçkın ve bozuk şivesiyle ;

“Elini çabuk tut Nusret baba, gene parti verilecek!.. Bu işten sonra bana yardım edersin… “ dedi.

Sigarasını yere atıp ezerek tükürdü ve gizli bir öfkeyle devam etti;

”Şimdi hazırlık için aşçı ile şehre gitmemi isterler, sen de kalfayla bahçe düzenini hazırlarsın.” dedi.

Tanıdık geldi mi?

Türk sinemasında zengin şımarık, aynı zamanda da inatla cahil kalan İstanbul kızlarının, fakir ama her şeye hakkı olan Anadolulu genç adamlarla yaşadığı anlamsız aşklarını sıkılmadan defalarca izleyenlere bir çift sözüm var!!!

😡

Ben bu senaryoları yazan yüzeysel senaristlerin uzun yıllar boyunca Türk insanının beynine nakşettiği “gariban ama haklı” imajının şimdiki halimizin sorumluları olduğunu, yaşadığımız bu kalite düşüşünün ve kendini acındırma ile beslenen yapışkan balçık kültürün yegâne nedeni olduğunu iddia ediyorum!

Bu yargı, beyinlerde öyle vıcık vıcık bir zemin hazırladı ki, kendine acıma gibi onur kırıcı bir duygu bile övünülerek teşhir edilen bir sanat akımına dönüştü.

Uzun yıllar TRT bunu yok saydı…

Adına “Arabesk” dediler!

Popu da sanat müziği de halk müziği de bu balçığa bulandı! Balçık acımayı-acındırmayı, dilenmeyi, iki yüzlülüğü, bulanıklığı seviyordu.

Balçık temiz hiç bir şey bırakmadı.

 

Bizi biz yapan değerlerin başında onur gelirdi… ki İstanbullu için bu vazgeçilmez bir nişandı.

Taşınabilen en büyük nişan onur ise en büyük ayıp da gösterişti. Çünkü en büyük erdem feraset sahibi olmaktı… Bugünün empatisi olan ferasetin içinde ayrıca nezaket de vardı. Öteki diye bir şey yoktu. Eldeki ile mutlu olunurdu. Güzel olan korunurdu… korumak için sahip olmak gerekli değildi !

Büyük aile ile müstakil ahşap evlerde hayat sürdürülürdü. Arnavut kaldırımlı sokak aralarında öyle hayran hayran gezerek fotoğrafları çekilen ahşap evlerin kendilerine göre zor tarafları da vardı. Tahtalar çürüdükçe tahta kurusu, yiyecekler açıkta bırakılırsa faresi olurdu. Üst katta gezilirken tavandan alt kata toz yağabilirdi. 🙂 Bunlar normal şeylerdi. Çatı bol bol akar, sık sık tamir görürdü. Kışları çok sert rüzgar estiğinde bazen içeride mum bile sönebilirdi.

Tüm bunlar olurken de kimse çığlık atmazdı… 😀

Kısacası, fotoğraflarınızı çektikten sonra dönün apartman dairenize, mutlu mutlu ovalayın laminant parkelerinizi… plastik doğrama pencerelerinizi çamaşır suyu ile silmeye devam edin…

Ahşap evleri gibi, dilinin melodisi de geçmişte kalan Istanbul kültürünün çiklet patlatmakla, görgüsüzlükle uzaktan yakından alakası olmadığını yazıyorum. Istanbul’un da Istanbullunun da yanlış tanıtıldığını, yanlış anlaşıldığını yazıyorum.

Bu yazdıklarımı satır satır  doğrulayan ama  yanlış anlaşılmış olan bir yığın atasözü ve deyim var dilimizde… Mesela;

“Paşalar gibi yaşamak”

Gösterişi çok seven paşaların kökeninin Anadolu olduğunu bilmiyor olabilirsiniz… Fakir ama zeki Anadolulu çocuklar küçükken ailelerinin rızasıyla saraya alınırdı. Bu çocukların memleketlerinden baldırı çıplak gelip, temizlenip paklanıp bitlerinden arındırıldıktan sonra sarayda yavaş yavaş eğitilerek adam edildiklerini tüm tarih kitapları yazar.

Gerçek İstanbullu asla böyle zengin değildi… para kazanmasına fırsat kalmazdı. Genç yaşta askere gider, döndüğünde askeriyeden muaf gayri müslimlerin yanında çalışırdı…

Tüccarlık yapmak için kapitali olmadı pek… hele fırsatı hiç!

Demek paşalar gibi yaşayan kimmiş? Fırsat bulan,  saraydan tayin edilen Anadolu çocukları!😁

 

“Dostlar Alışverişte Görsün”

 

Bu söz gösteriş yapmak için değil, muhtaç olmadığını göstermek için kullanılırdı. El açmak, kendini acındırmak  utanılası bir işti… Eş dost durumumuzu iyi görsün ki bize acımasın diye kullanılırdı… ☺️Bir de şimdiye bakın🎃

 

“Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar”

 

Asla göstere göstere harcama yapılmazdı. Cüzdanlar masa altında açılır, ödemeler göstermeden yapılırdı.

Fast food denilen sağlıksız yeme kültürü ilk geldiğinde, camdan dışarı  baka baka yiyen insanları çok garipsemiştim… Bana aynalı duvarlar yetmişti… yediğimi seyreden kendim olayım bari demiştim.☺

 

Siz atasözünü yazın ben doğrusunu anlatayım… Neler neler…

 

Şimdi bu beyinlere kazınan çarpıklığın sonuçlarına bir daha göz atalım mı?

Kalkın oturduğunuz yerden açın perdeyi, bir bakın etrafınıza…

İşte zaptedilen “yeşil“ İstanbul!

İşte nezaket şehri!

İşte 2020!

 

Kısaca  bu Türk Sineması denilen yalan dünyada, zengin hep haksız, fakir hep haklıydı!!!

Zengin hep hata yapıp pişman olur, fakir hep doğru kalırdı!!!

Hele ki İstanbulluysa dünyadan bihaber akılsızdı!!!

Evropalarda okumuş da olsa, profesör bile olsa, gariban çobanın yanında cahildi!!! 😛

Her zaman öğrenen zengin İstanbullu, öğreten de fakir Anadoluluydu!!!

Böyleydi Yeşilçam…

Yandı gülüm keten helvam!

Var mı yalan diyen?

Yok değil mi? 😕

Olamaz da zaten!

Ama itirazı olan VAR!

BEN!

 

 

The following two tabs change content below.
M.Ü. Güzel Sanatlar Sinema-Tv ve T.Ü Fermente Ürünler mezunu. 23 yıl TRT çalışanı, şimdi emekli. 2D- 3D animasyon , seramik, botanik, kaligrafi, geleneksel el sanatları meraklısı... Biraz tiyatro ve müziğe bulaşmışlığı da var... bir de yazmayı seviyor.

Latest posts by Renkli Kalem (see all)

PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….