PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

18 Eylül 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Ağustosun yarısı sonbahar… doğru. Ama bu ağustos, hatta temmuz bile ta en başından beri bir garipti. Kimsecikler gönül rahatlığıyla yazı yaşayamadı… sedef parıltılı yaz aşkları yaşanmadı… ekmek arası köfte ve ayranlar doya doya yenilemedi… En önemlisi yeterince sarı güneş toplanıp beyaz kışa hazırlık yapılamadı.

Çocukluğum suyun içinde ve hep güneş altında geçti benim… belki de bu yüzden hala gözlük takmadım. Yaşım 51 olacak ağustosun 15’inde… ☺️Bence gün ışığı gözlerin tek ilacı.

Muhteşem olmasa da güzel bir 51 yıl yaşadım. Son beş senesini hiç bir şeye değişmem. Asla genç olmak istemem bir daha mesela. Onlar saflık ve ahmaklık yıllarımdı…😂

Böyle çok bilmiş olmak, çikolatalı keki tam kararında yapmak, lüzumsuz insanlara yallah demek, kıymet bilmeyenlerin yüzüne pat diye kapıyı kapamak, rahatça “hayır” diyebilmek, dilediğim şeylere zaman ayırmak harika! Bunlar hep 40 yaş sonrasının madalyaları.☺

Özlemini duyacağım her şeyi dolu dolu yaşadığımı düşünüyorum… Üç üniversitem oldu… ikisi bitti şükür…bol bol kokulu silgim, A4 metod çizgili, kareli onlarca defterim, mis kokulu bembeyaz göğüslü binlerce sayfam oldu… Hepsine bir şeyler karalayıp çiziktirip iz bıraktım. Yani, ☺️, öğrencilik yıllarına özlemim kalmadı… Yediğim bolca dost kazığı ve bir kaç komik anı dışında lise yıllarıma da özlemim yok… Sınıf başkan yardımcılığı yaptığım, çalışkan ilkokul yıllarıma da…

Ama onun öncesindeki altı yılımdan, her zora düştüğüm anda kullandığım bir küçük anım var…

Böyle güneşi az, sedefsiz yazlar yaşandığında, kış aylarına hazırlıksız girildiğinde, puslu gecelerde dolunay gibi parlamak için…

☺

Tekrar tekrar yaşarım… doyamam.

Kilolu bir çocuktum… obez değil ama tombulca… ☺️çok iştahlıydım.

Annem bu gidişe dur demek ve kronikleşen bronşitimi iyileştirmek için en güzel lezzetlerden uzak tutmuştu beni. Kuruyemiş nedir bilmezdim… dondurma yiyemezdim… çikolata yasaktı. Makarna, pilav çok nadir pişerdi bizim evde… az ekmek alınırdı…

Gelen misafirlerden ekmek isterdim… o derece.😂

 

Bu zulüm yıllarında annem bazen beni Çengelköy’e rahmetli dayımlara yollardı. Orada bana akran iki kuzenim vardı… biri benim yaşımdaydı… ☺️… bir kız…  Boyu boyuma denk, yaşı yaşıma denkti ama kilolarımız tam zıttı. Mehtap çok iştahsız bir çocuktu. Yengem bazı zamanlar ona yemek yedirmekten bezip kaşığı benim elime verir,

“Haydi kardeşini sen doyur” derdi. Bir köfteyi yedirmek bir saat sürebilirdi😄… bazı köftelerin yanakta saklanıp sabaha kadar yutulmadığı da olurdu😂. Böyle bir negatifim vardı dayımın evinde…

Adamcağız da her hafta sonu sabah kahvaltılarında onun iştahını açmak için fırından yeni çıkmış taptaze ekmekler getirirdi sofraya.

Çengelköy’ün meşhur fırınlarını bilmeyeniniz yoktur herhalde! Havuzbaşı’ndan virajı döner dönmez, ta  sahil yolunun başından itibaren taze ekmek kokuları gelir, buram buram tüm Çengelköy’ü sarardı. Çıtır çıtır, tombul tombul, yumuşacık beyaz ekmekler!❤

Dayımda geçirdiğim pazar kahvaltıları bir hazineydi benim için!

Darı ambarına düşmüş civcivdim ben😂!!!

O gün terastaki kahvaltı sofrasında  tombalacık beyaz ekmekler baş köşede ekmek sepetine kurulmuş, mutlu mutlu beni bekliyorlardı. Güneşli bir yaz sabahıydı… çok sıcak olmalı çünkü terlediğimi hatırlıyorum.

Sofraya oturuldu. Gözüm ekmek sepetindeydi😆… yumuşacık bir sünger ekmek diliminin avuç içlerimi doldurması an meselesiydi. Birazdan hala sıcak olan ekmeklerin beyaz bölümü hamurlaşıp damağıma yapışacak, kabukları çıtır çıtır dişlerimin arasında ezilecekti. Öksürük yüzünden kısa kısa aldığım nefeslerden birinde, muhtemelen lokmayı ağzıma attığım ikinci nefeste, mayalı ekşimsi kokuyu burnumdan yavaşça verecek ve rayihanın tadına tam varacaktım! Cennetteydim! 😆

Bu cennet bana bir kaç hafta yetecekti… yetmeliydi! Çünkü annem her hafta sonu yollamıyordu beni. Ben de bu zaman zarfında, az pirinçten tıkaç gibi olmuş biber dolmalarını, haşlama etli tatsız patatesleri, az yağlı ıspanakları ve  pazıları yerken, sularına bu ekmekleri bandığımı hayal edecektim!

İşte böyle saldırdım ekmek sepetine! Sepetin üzeri ekmek dilimleriyle dolu ve kabarıktı ama elime yuvarlak pürüzsüz bir şey geldi… alta konulmuştu… Kocaman ekmek sepetinde altta bir sürü o şeylerden vardı… birini aldım.

Ekmek gibi yumuşak ve sıcaktı… ama yağlıydı… sütlü gibi kokuyordu. Kayganlaşan parmaklarımı birbirine sürttüm, kokladım… yağı güzel kokan bir şeydi… herkes onlardan birer tane alıp peçeteyle sarıp ısırdı… Peçeteye sarmadan ısırdım, dokunmak da güzeldi çünkü. ❤️Dokunarak sevmeyi onu tutarken öğrendim.☺

Böyle bir lezzet olamazdı! Demek ki ekmekten daha lezzetli bir şey vardı bu dünyada! Cennetimden güzel cennetler, hayallerimin ötesi mutluluklar vardı! Mucizeler vardı!

☺

Mucizelere inanışım işte böyle başladı. Verdiği mutluluk ve doyum tartışılmazdı! Yetişkin olduğumda üretirken, hayal ederken ya da mutsuzken, zor zamanlarımda imdadıma koşacaktı. Damağımı, dilimi, midemi ve burnumu doyuracak, mutluluk verecekti… Üzerinde gezinen sedeften ve parlak bronzluktan bana da bulaşacaktı… ılıklık verecekti…umut verecekti… yeniden başlatacak enerjiydi… ❤

Her yediğimde, bildiklerimin ötesinde çok daha güzel şeyler olduğunu hatırlatacaktı… mucizenin kendisiydi…

Adı “Poğaça”ydı.

The following two tabs change content below.
M.Ü. Güzel Sanatlar Sinema-Tv ve T.Ü Fermente Ürünler mezunu. 23 yıl TRT çalışanı, şimdi emekli. 2D- 3D animasyon , seramik, botanik, kaligrafi, geleneksel el sanatları meraklısı... Biraz tiyatro ve müziğe bulaşmışlığı da var... bir de yazmayı seviyor.

Latest posts by Renkli Kalem (see all)