PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

24 Temmuz 2021

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

“O YALAN BU YALAN FİLİ YUTTU BİR YILAN”

 

Kimsenin kimseye akıl veremeyeceği çağlar bunlar…

Mesela siz, herhangi bir şey için “Ben şundan adım gibi eminim” diyebilir misiniz? Ben diyemem…

Demeyeceğim de!

Ama bir konuda fikir beyan etmek istiyorum… orjinallikle ilgili…

Yüzüklerin Efendisi’ni izlemiş miydiniz?

Tolkien’in mirası olan Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit üçlemelerinin üç milyar dolarlık başarısı,  Amazon’un iştahını kabartmış görünüyor!

Bununla ilgili bir dolu haberi internetten okuyabilir, Netflix-Amazon savaşlarından haberdar olabilirsiniz… Kazanan Amazon’un Tolkien vakfı ile yaptığı anlaşma sonucu ödediği para yüzünden küçük dilinizi yutabilirsiniz… Sadece buraya 250 milyon dolarcık ödenmiş durumda…

Oyuncularıyla beraber tası tarağı toplayarak Yeni Zelanda’ya karargah kuran şirket, 2020’den beri prodüksiyon başında… Beş sezon boyunca sürmesi planlanan serinin ilk sezonu 20 epizot olacakmış…

Pandemi yüzünden sekteye uğrayan çekimler sarkmaya neden olduğundan, 2022’den evvel izleyebilme şansımız pek yokmuş gibi görünüyormuş.

Bu arada ilk sezonun bütçesi 450 milyon dolar olarak hedeflenmişken bu da aşılmışmış!!!

Neyse ki, turizmden sıkı goller atacağını  düşünen Yeni Zelanda hükümeti, Amazon’a kıyak geçip onları 116 milyon dolarlık bir  yükten kurtarmış!

Efendim LOTR orada istihdam yaratıyormuş, eğitime katkı sağlıyormuş falan filan…

Amazon onları iyi kafalamış!

 

Neyse buraya kadar tam da kültür sanat haberlerinin dedikodu sayfalarına benzedi yazım 🙂

 

Ama bunu neden yazıma konu yaptım biliyor musunuz?

Çünkü canımı feci halde sıkan bir şey var!

 

Tabi diyebilirsiniz ki, “E canım çeksin adamlar da bir “Yüzük Kardeşliği”, “iki  Kule”, “Kralın Dönüşü” nü… Ne var? Bir de onlar yapsın bakalım” diyebilirsiniz… ama yanılmış olursunuz…

Çünkü efendim Amazon, bu üstte yazılı filmlerdeki olayların geçtiği zamandan çoooooooook öncesini anlatan bir seri hazırlıyor.

Tolkien’in başka bir kitabı baz alınarak bambaşka bir çağ anlatılıyor. Ve olay örgüleri de bu kitaptan hazırlanmıyor. Yani efendim özet olarak Tolkien’in yazdığı şeylerle çelişmemesi şartıyla yaz babam yaz, ne yazarsan yaz durumu yaşanıyor.

Bilin bakalım bu “yaz babam yaz” grubu, yapımcı takımı ve oyuncuların bir bölümü nereden devşirilmiş?

“Game of Thrones”senaryo grubundan!!! Hani şu cinsellik olmadan aşkı ve sevgiyi bir türlü anlatamayacağına inanan gruptan.

Yüzüklerin Efendisi ruhu ve cinsellik!!!

Kopan fırtınalara şahit olmak isterseniz ve sıkıntıdan patlamazsanız, düzenlenen açık oturumları izleyebilir, Tolkien hayranı insanların yeni dizi içinde cinsellik olmaması için ne kadar imza topladıklarını okuyabilirsiniz…

Tüm bunlar yetmezmiş gibi (bu da son bomba olsun) ekibe bir de “Yakınlaşma terapisti” eklemişler.

Yakınlaşma terapisti!.. Yüzüklerin Efendisi için!

Ne işe yarayacağını vallahi bilemedim!!!

Ortaya bambaşka bir şeyin çıkacağı kesin gibi görünüyor.

 

Tuvana da size şimdi, orjinal, eğitimli, fantastik bir beynin baş şaheserinin, başka kalemler ile taklit edilmesinden ne kadar rahatsızlık duyduğunu yazıyor. Hem de ruhuna, formuna ve özüne müdahale edilerek!

 

Ne var ki, beyaz insan, insanlık zincirinin kanserli halkası… menfaat görünce hiç bir şeye saygı duymuyor.

Çok bilirmiş gibi nehirlerin yataklarını değiştirip alüvyonlu arsaları imara açıyor… daha çok süt versin diye ineklerin karnında delik açıp eliyle hayvanın midesine ot tıkıyor…

Çok biliyor ya, iki senede bir mahsül veren bitkilerden her sene mahsül almak için dayıyor hormonu, dayıyor suni ışığı, bize tatsız tuzsuz sebzeler yediriyor…

Sonra ne mi oluyor? Sel geliyor eski yatağından mis gibi akıyor… ev mev kalmıyor ortalık çamur deryası!

Hayvanlar ve bitkiler aldıkları antobiyotik ve hormonlardan kanserojen hale geliyorlar… ne kendilerine ne bize yararları oluyor…

 

Şimdi bunları yapan beyaz insan, ölmüş bir fantastik beynin hayallerini, gül bahçesini taklit etmeye cüret edemez mi? Ucunda milyarlarca dolar görmüşse eder tabi ki … balıklama atlar…

Amazon da böyle balıklama atladı işte!

Şimdi sorsam size, hepiniz iyi kötü Game of Thrones’u (GOT) da Yüzüklerin Efendisini (LOTR)  de izlemişsinizdir.

Kaç kere tekrar tekrar LOTR’u izlediniz? Benimki herhalde beşi bulmuştur… belki altı… ama bir kere daha GOT’u izlemek istediğimi hiç sanmıyorum.

Peki neden?

Sanat eserleri, fantastik yapıtlar, çimlenen tohumlardan oluşan gül bahçeleri gibidirler… Çimlenme enerjilerini yaşanmışlıklarımızdan alırlar… bize özeldirler.

Bahçenin toprağı tecrübelerimizden oluşur… filizlenen çiçekler dakika dakika ömrümüzü içerek büyürler. Ve açan güllerin renkleri heyecanlarımızın gücünü, kokularıysa tutkularımızın şiddetini ele verir.

Renkler ne kadar parlaklarsa o kadar aşk vardır… kokular ne kadar baş döndürücüyse o kadar şehvet vardır.

Her bir gül yaprağının üzeri kendisini canlandıran kişinin parmak izleriyle doludur… kadife gibi dokusu üzerinde sayısız patikalar, yer altı nehirleri, kestirme tüneller vardır… Kadifemsi dokunun yumuşaklığı ve esnekliği, her şekilde var olma ve hayatta kalma savaşının kalıntılarını taşır. Burada zaferler artık güzelliğe dönüşmüştür… güzellik de ölümsüzdür.

İşte size orjinal bir hayal gücü ürünü ya da çizimi… Küçük Prens’ten fil yutmuş bir yılan resmi.

Ne diyordu küçük prens?

-“Hayır, bu bir şapka değil.”

 

Şimdi bu unutulacak bir resim  mi?

 

Bir zamanlar  İngilizce dersi vermek için evimize gelen bir Sevil öğretmenim vardı benim. İngilizcem her zaman zor ilerlemiştir… hâlâ daha sevdiğimi söyleyemem bu dili. Mecbur kalmasam yüzüne bakmam… mecburiyet!

Ders sırasında sıkıldığımı anladığında, Sevil öğretmenim  küçük molalar verdirirdi bana. Tenim beyaz olduğu için, sıkıldığımı , heyecanlandığımı asla ondan saklayamazdım… göz altımdan başlayan pembelik yanaklarıma, ardından kulaklarıma yayılır , sonra da mora dönerdi çünkü.

İşte böyle patlıcan gibi morardığım bir gün, bana ilk platonik aşkını ve onunla olma şansını nasıl kaçırdığını anlatmıştı.

Grup halinde Emirgan’dan Baltalimanı’na doğru yürüyorlarmış… çok rüzgarlı bir günmüş ve Sevil hocanın burnu akmaya başlamış… yanında mendil de olmadığından “O” yanına gelip konuşmak istediğinde başını kaldıramamış… bütün yol boyunca başı önünde yürümüş… Ve genç adam istenmediğini, reddedildiğini düşünmüş.

Böylece Sevil hocam eline geçen şansı kullanamayıp onu başkasına kaptırmış 🙂

Aslında dürüst olduğumuzda hayat ne kadar basit ve kolay anlaşılır bir formda değil mi?

Bu kolaylık beraberinde güveni ve huzuru da getiriyor… dürüstlük işte bu yüzden çok önemli. Dürüstlük unutmamamızı da sağlıyor… Çünkü gerçeğe saygı duyuyoruz, unutmaya kıyamıyoruz.

Eh ispatı burada… 35 yıldır unutmamışım.

Şimdi önümüze koysalar bir terazi… bir kefesine iki damla burun akıntısını… diğer kefesine GOT’un demir kılıçlardan yapılma tahtını… hangi taraf ağır basar?

 

Siz bir dehanın işinin devamı imiş gibi bir şeyler yapıp onun mirasının üzerinde yükseleceğinizi ve nemalanacağınızı düşünürken bir de bakmışsınız ki, bir yel gelip devirivermiş sizi… ne kadar para verirseniz verin, siz o deha değilsiniz… dürüst değilsiniz… orjinal değilsiniz…sahtesiniz… çıkar için o mabete çıktınız, bayrağınızı dikmeye kalktınız ve işte rüzgar esti mabet kaldı, sizi yeller aldı… bayrağınızla beraber uçup gittiniz, güller de ardınızdan el salladı.

 

O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan… söyle bu da mı yalan?

 

 

 

 

 

 

The following two tabs change content below.
M.Ü. Güzel Sanatlar Sinema-Tv ve T.Ü Fermente Ürünler mezunu. 23 yıl TRT çalışanı, şimdi emekli. 2D- 3D animasyon , seramik, botanik, kaligrafi, geleneksel el sanatları meraklısı... Biraz tiyatro ve müziğe bulaşmışlığı da var... bir de yazmayı seviyor.

Latest posts by Renkli Kalem (see all)