PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

23 Kasım 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Ah şu begonviller. Renk cümbüşünün en güzel biçimleri olabilirler. Bugün kardeşimle birlikte gezerken bu rengarenk çiçekler bize eşlik ettiler. Ege’yi çepeçevre sarmış halk arasında bilinen adıyla gelin çiçekleri. O zaman sizlerin gözünde bir Muğla manzarası canlandırması için yukarıya bir şarkı bırakacağım.

Bu sıralar daha çok post-modern edebiyatla ilgileniyorum. Aslında bu alan oldum olası çok dikkatimi çekmiştir. Klasik sonlardan sıkılanlar için muhteşem bir kaçış noktası. Örneğin kitabı okumaya başlıyorsunuz asla tahmin edemeyeceğiniz bir sonla bitiyor veya bitmeyebiliyor. Okurun tüm düşünce dünyasını tepetaklak eden bu algı beni daha çok heyecanlandırıyor. Mesela post-modern bir film düşünün sonunu bildiğiniz klasik filmler gibi ilerlemiyor.  Düşünsenize modernizmin ötesinde bir sanat. Ne kadar da ilgi çekici.

Son günlerde Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanını okuyorum. Daha önce bitirebilirdim ama bitmesini istemiyor gibiyim. Kurgusu, mekân unsurları ve duygu geçişleri o kadar yerinde verilmiş ki kendinizi bir anda o dünyada bulabiliyorsunuz. Romanda geçen bazı cümleler beni çok derinden etkiledi. Örneğin bir bölümünde Pamuk kahramanın, dilinden şu şekilde okura seslenmiş:

“Yıldızların hepsinin kafamdaki bir düşünce, bir an, bir bilgi, bir hatıra gibi olduğunu hissettim. İnsan hepsini aynı anda düşünemiyor ama görebiliyordu. Aklımdaki kelimelerin, aklımdaki hayallere yetişmemesi gibi bir şeydi bu. Kelimeler duygularıma yetişemiyor ve yetersiz kalıyorlardı.”

Gerçekten de kimi zaman böyle değil midir? İnsan içinde o kadar derin ve büyük duygular yaşar ki sözcükler birden lâl oluverir. Tüm o kelimeleri gökyüzünde birer yıldız olarak görürüz ancak onlar bizim ruhumuzun derinliğini o saniyeden sonra taşıyamaz olurlar. Bu da duygularımızı daha eşsiz kılar.

Geçen sene kuzenimle sanat hakkında konuşmuştuk. O bana

“Bana göre yaptığım sanat herkes tarafından anlaşılmalı, herkes anlamadıktan sonra ne önemi kalır. Belli bir kısma hitap eden sanatçıları anlamıyorum.” demişti. Ben de o zaman şu şekilde yanıt vermiştim:

“Her sanatçı topluma hitap etmek istemez. Bazı sanatçılar sadece istediği kitleye kendi içini açar. Çünkü bilirler ki onları anlayanlar sadece kendi gibi insanlardır.”

Evet halen bu düşüncemin arkasındayım. Toplum için yazan edebiyatçılarımızı takdir ediyorum ancak her sanatçı aynı düşünce yapısına sahip olmak zorunda olmamalı. Bu değil mi zaten bizi biz yapan. Farklı yapboz parçaları birleştiğinde ortaya çıkan o müthiş görüntü biz değil miyiz? Veya orkestrada farklı sesler çıkaran ama bir bütün halinde en güzel notalara çıkan o eşsiz enstrümanlar değil miyiz? Bence bizler farklılıkların oluşturduğu o güzel tabloyuz. Belki Rahmi Eyüboğlu’nun boyalarından, Johannes Vermeer’in fırça darbelerinden belki de Van Gogh’un eşsiz hayal gücünden oluşan bir tabloyuzdur kim bilir?..

Salı Pazarı, 1938 – Bedri Rahmi Eyüboğlu

 

İnci Küpeli Kız, 1665- Johannes Vermeer

Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece, 1888 – Vincent Van Gogh

The following two tabs change content below.
Lisansını Düzce Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Erasmus AGH kapsamında Bosna- Hersek'te çalıştı. Lisans döneminde bölümüyle ilgili çeşitli programlar yaptı ve konferanslara katıldı. Edebiyatla bağını koparmadan çalışmalarına devam ediyor.

Latest posts by Rûh î Edebiyat (see all)