PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

17 Ocak 2022

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Bir zamanlar İznik’e pek sık giderdim. Orada göl kenarında bir yazlığımız vardı. Daha çok yazları giderdim çünkü gölün soğuğu fenaydı.

Gölden gelen rüzgar iliklerinize işler, ellerinizi ve ayaklarınızı anında buza çevirirdi. Bu yüzden kış geldiğinde, nasılsa İstanbul’a yakın diye günübirlik gidemezdiniz. Hastalanmanız garantiydi.

Ama baharla birlikte, hele ki mayısta, cennetin kapıları çiçek kokularıyla açılırdı.

Sitenin oturmuş bir düzeni vardı… Bahçıvanları birinci sınıftı. Ayrıca çalışkan bir halkı vardı İznik’in…  tüm tarlaları zümrüt gibiydi… Yol boyunca başınızı sağa sola çevire çevire boynunuza iyi antrenman yaptırırdınız… Budaması yapılmış omca kütükleri, her dalı canlı zeytin ağaçları, topraktan baş uzatan ekinler, sebzeler…  Tarlalarda ağaçların dipleri bile ekili olurdu.

Yolculuk sonunda siteye girişiniz, rengarenkti…  Öbek öbek güller, çiçekli çalılar, hanım elleri, yaseminler… Evlerin önüne kadar gelen çimler halıdan farksız sıklıktaydı. İşte renk paleti bu kadar zengindi!

Göl tarafında hakimiyetse salkım söğütlerindi. Buraya çok yakışan salkım söğütler, suya değen dallarıyla gün batımında muhteşem bir manzaranın son fırça darbesini vururlardı.

Site, içinde ördeklerin kazların yüzdüğü bir kaç küçük gölet, iki katlı alaturka kiremitli beyaz beyaz evleri ile şirin ve bakımlıydı… eminim hâlâ öyledir çünkü ortak giderleri hayli okkalıydı.

Ama buraya yerleşen tipler de böyle okkalıydı!

Yazlık bir siteydi ama siz burada o gevşek yaz rahatlığını bulamazdınız. Büyük bir şıklık yarışı vardı!

Galiba beni soğutan da bu olmuştu.

Göbek deliğine swarovski yerleştirerek güneşlenen hatunları gördüğümde, su bardağının ağzında gezinen salyangozlar aklıma gelmişti!

Nasıl bir çağrışımsa artık!

Böyle başladı bendeki tiksintiler.

Halbuki sana ne değil mi? Al havlunu, git iskeleye, gir gölüne… ama öyle olmadı işte.

Çünkü orada yaza dair hiç bir doğal gerçeklik yoktu.

Ne kum tanelerinin bacaklara yapışan dostluğu, ne de pul pul kalkan derinin tatlı kaşıntısı hissediliyordu. Parfüm kokusu tüm tatlı meltemleri bastırmıştı.

Ayrıca sanki, sanki, güneş bile gözlük takmıştı! Kimse gözlerini kısarak bakma gereği duymuyordu.

Şehir, hiç üşenilmeden, olduğu gibi kolilere konulup toplanıp buraya getirilmişti!

Bana uymayan ne varsa hepsi dizi diziydi gündüze geceye dizilmişti!

Ne gölün dalgaları bana, ne de ben onlara doğru yüzebiliyordum.

Sonra ne mi oldu?

Ne olacak, kısa zaman içinde bana uymayan değerlerden kendimi çektim… bu geri çekilişim “snob”luk sayıldı.

Çok iyi hatırlıyorum üzerime atılan iftiraları! Şimdi bunlar insana koymuyor ama gençlikte hassas oluyorsunuz.

Böyle taaruz altındayken bende bir “domuz inadı” hasıl olur ki sormayın.

İşte bu domuz inadım yüzünden oraya daha da sık gitmeye başlamıştım… uzun süre de böyle devam etti. Taa ki evlenene kadar.

Sonra araya yıllar girdi …

Gidilmediği için satıldı bizim yazlık… üzülmediğime mi, onca kızdığıma mı yanayım.

Keşke daha önce satılsaydı!

Bazen insanın kafası böyle gereksiz şeylere takılıyor… zamanını boş yere harcamasına neden oluyor. Kafalar düzgün çalışıp sağlıklı kararlar veremezlerse, ömür boşa gidiyor.

Şu sıralar da kafamın pek sağlıklı çalıştığını düşünmüyorum!

Dün çıkan lodos fırtınasında, balkondan uçmak üzere olan köpeğimi son anda içeri aldıktan sonra, bakayım dedim bu hava daha ne kadar sürecek böyle… bir de ne göreyim!

Gece sıcaklık iki dereceye düşecekmiş!

Aralık ortasında içeri almayı planladığım tropik bitkilerimi bir bir temizleyip salona yerleştirmeye başladım. Pek çoğu dört derecenin altında yaprak dökmeye başlıyor.

Dün sadece yarısını taşıyabildim.

Durum budur…

Sonra da dedim ki kendime, ne işin var bu büyük şehirde! Verdiğin emeğe, yaptığın seçimlere bir bak!

“Jack fruit”lar, “sugar apple”lar, “pitahaya”lar, çeşit çeşit maun ağaçları, abanozlar, ejderha kanları, surinam kirazı, durian, şişe kavakları, onlarca cassia, “canistel”ler, renk renk sapoteler, mangolar, guavalar, yıldızlar, sallaca, lulo, moringa, baobablar, dünyanın tüm tropik acaiplikleri!

Hepsi bekliyorlar, bekledikçe uzuyorlar, büyüyorlar… Neem ağacı geçen kışı yemek masasının üzerinde atlatmıştı… artık tavana yapışıyor! Kapok merdiven boşluğuna sığmıyor!

 

Buradan artık taşınmam gerek benim. Sağlıklı bir karar vermeliyim. Ertelenecek yanı kalmamış işin.

Buradan taşınırsam üzülür müyüm? Hayır!

Giderken geriye bakar mıyım… Hayır!

Ne bekliyorum?

Göbek deliğine taş koyup güneşlenen bir kadın mı?

Ne bekledim bilmiyorum.

Kafam çok karışmış olmalı!

Yine de, kucaklayıp içeriye taşıdığım yeşil, geçmişte kalan yeşile hemen bir köprü attı.

Köprü sağlama benziyor… kafam o kadar da karışık olmamalı… 🙂

 

The following two tabs change content below.
M.Ü. Güzel Sanatlar Sinema-Tv ve T.Ü Fermente Ürünler mezunu. 23 yıl TRT çalışanı, şimdi emekli. 2D- 3D animasyon , seramik, botanik, kaligrafi, geleneksel el sanatları meraklısı... Biraz tiyatro ve müziğe bulaşmışlığı da var... bir de yazmayı seviyor.

Latest posts by Renkli Kalem (see all)