15 Ağustos 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Yaşadığımız dünyada ne hayvanları ne çocukları ne de kadınları koruyabiliyoruz. Gittikçe değerlerimizi kaybettiğimiz bir yüzyılda yaşıyoruz. Sizlere bu durumla özdeşleştiğini düşündüğün bir şarkı yukarıya bırakacağım. Feminizmin edebiyatımızdaki öncülerinden biri olan Duygu Asena “Kadının Adı Yok” adında kıymetli bir eser kaleme almıştı. Ne yazık ki bana göre artık kadının sesi de yok.

Evet fikrimi soracak olursanız gerçek manasını bildiğim feminizmi savunuyorum. Feminizm erkek düşmanlığı demek değil. Erkeğe verilen hakların kadınlara da verilmesi gerektiğini savunan bir akım. Biliyor musunuz? İngiltere’de kadınlar özgürlüklerini tırnaklarıyla kazıya kazıya aldılar. Kimisi bu uğurda öldü ama gayelerine ulaşmayı başardılar.

Hatta bu mücadele filmlere de konu oldu. Hayatımda izlediğim en başarılı filmlerden biri olan “Suffragette” (Diren) bu hakların kazanılma sürecini ustaca yansıtıyor. Fırsat bulursanız muhakkak izleyin.

Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra hepimiz özgürlüğümüze ve haklarımıza kavuştuk. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, kadını her zaman el üstünde tutan bir liderdi. O dönemde yazılan romanlarda artık erkeğin olduğu kadar kadının da yeri vardı. Kadın erkeğin arkasında duran silikleşmeye başlamış bir varlık değildi.

Veriler gösteriyor ki özellikle bu son birkaç yılda kadınlar erkeklerden daha fazla okuyorlar. Kadın dünyada yer edinmeye çabalarken onları destekleyen erkekler olduğu kadar desteklemeyip hor gören bir kısım da mevcut.

Gittikçe düzelecek olmasını umut ettiğim bu dünya zaman zaman beni umutsuzluğa düşürüyor. Ne yazık ki pis zihniyetli bazı insanlar hayvanlara, çocuklara ve kadınlara eziyet ediyorlar. Sessiz gördükleri her şeyi yok etmeye çalışıyorlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Adem’le Havva adlı bir öyküsü var. Aranızda muhakkak okuyanlar vardır. Erkekle kadının birbirlerini nasıl tamamladıklarına, kadının erkeğe göre fiziksel ve duygusal yapısının ne kadar kırılgan olduğundan ustaca bahsediyor. Okudukça adeta satırların arasında kayboluyorsunuz.

Hatırlarsanız geçtiğimiz haftalarda Bosna-Hersek hakkında bir yazı kaleme almıştım. Bosna büyük acıların yaşandığı bir ülke. Savaştan sonra erkekler o kadar az kalmış ki kadınlar her işte çalışmışlar.

Kadın güçlü bir varlık. Her şeyi bir kenara bırakın ve yalnızca şunu düşünün. Anne olan bir kadın bebeği daha rahmine düşer düşmez onu her şeyden korur ve kollar. Aylar geçtikçe bedenini taşımakta zorlanır. Doğum zamanı çektiği bütün acılara rağmen düşündüğü tek bir şey olur o da bebeğini sağlıkla kucağına almak. “Cennet annelerin ayağının altındadır.”

Çocukların, kadınların ve hayvanların haklarını sonuna kadar savunmamız gerekiyor. Daha fazla masumun canı yanmamalı. Hiçbiri işkence ve ölüm görmemeli, yaşamaya devam etmeliler.

Geçtiğimiz günlerde hayatı zorluklarla geçmiş değerli edebiyatçımız Didem Madak’ın ölüm yıldönümüydü. Ondan geriye örnek alınacak mücadeleci ruhu ve eserleri kaldı. Bugün sizlere bu değerli şairimizden bir şiir yazacağım. Umarım hoşunuza gider. Ne diyordu şair:

“Zenciler prensesi olacağım.

Hayat işte asıl o zaman başlayacak”

Pippi Uzunçorap

 

 

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.

Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor

Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.

Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.

Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.

Bir yağsam pahalıya malolacağım.

Ben bir bodrum kat kızıyım bayım

Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum

Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum

Fakat korkuyorum. Birazdan da

Kırk üç numara ayakkabılarınızla

Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız

Bu iyi olmaz bayım!

 

“Gün akşam oldu” diyorum

Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara

Cam kırıkları yiyorlar

Rüyamda; bir kâse dolusu suyun içinde

Rengârenk yap-boz parçacıkları

Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.

Hayır, sanırım sabahı bekleyemem

Bilmiyorum.

İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

 

On dört yaşındaydı ruhum bayım

Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.

Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz

Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri

Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar

O ara içimde çiçeklerden oluşmuş

bir silahsız kuvvet ablukaya alındı

Sinemalarda da “organzm gıcırtıları” oynuyordu.

Kaçmaya çalıştım. Olmadı.

Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı

Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.

Neyse işte

Ben her filmi hatırlarım

Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.

“Sofi’nin tercihini” seyrederken çok ağlamıştım.

Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar

Onu da mutlaka hatırlardım.

İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?

Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım

Bir “eşya toplayıcısıyım” bayım.

 

Büyük gemiler de yok artık bayım

Büyük yelkenler de

Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.

İşte az önce bir karabatak daldı suya

Bir süredir kayıp

Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya

Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.

Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.

Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen

Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?

Bir gül, bir güle derdi ki görse

Yalan söylüyorum

Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.”

 

The following two tabs change content below.
Lisansını Düzce Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Erasmus AGH kapsamında Bosna- Hersek'te çalıştı. Lisans döneminde bölümüyle ilgili çeşitli programlar yaptı ve konferanslara katıldı. Edebiyatla bağını koparmadan çalışmalarına devam ediyor.

Latest posts by Rûh î Edebiyat (see all)

PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….