PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

23 Kasım 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

‘Onlarla’ ilk karşılaştığımda 9 yaşındaydım. Levent’teki evimizden Fatih’e taşınmıştık. Görünüşleri aşağı yukarı ‘bizim’le aynıydı; ama hiçbir şey anlamadığım bir dilde konuşuyorlardı. Anne onlar kim? Kürt lafını ilk duyuşum o zaman olmuştu. Türk’ün ne oluğunu biliyordum; Fransız’ı da İngiliz’i de… Ama kimse bana Kürt diye bir şeyden bahsetmemişti ve dahası bu Kürt denen insanlar benimle aynı ülkede, aynı şehirde hatta aynı sokakta yaşıyordu. Ne annemlerin kendi aralarındaki fısıltılı kaygılı şüphecilikleri, ne açıktan “uzak dur!” ikazları engel olabilmişti merakıma. Arka sokakların kaldırımlarında sabahtan akşama tüneyen beyaz başörtülü, elleri kolları dövmeli Kürt kadınlar ben yoldan geçerken ya kaçışıyorlardı ya da dik dik süzüyorlardı. Onlar temas kurmak için iyi bir aday değildi. Dev apartmanların arasına sıkışmış kulübede oturan 8–9 eskici genç Kürtten ise adam akıllı korkuyordum; onlar da olmazdı. Ben cesaretimi toplayana kadar Fatih’in başka bir yerine çoktan taşınmıştık.

 

Ortaokul ve lise yıllarıma denk gelen 90’lı yıllardan geçiyorduk. Acı, kan, gözyaşı… İlk defa bir Kürt’le aynı ortamda bulunacağım bir lisem vardı. Babaannesi hiç Türkçe bilmiyordu, annesi babası evde Kürtçe dışarıda Türkçe konuşuyordu, o ise ancak 5–10 kelime Kürtçe anlayabiliyordu. Babası istememişti Kürtçe bilsin. Sanırım bütün izlerini silmek istiyordu. Anlam veremiyordum bu tavra; ta ki tarih öğretmeni Şeyh Said isyanını anlatırken öfke dolu bir sesle masaya yumruğunu vurarak “Hain ve alçak Kürt soyu bizi arkadan vurarak İngilizlerle işbirliği yaptı” diye haykırdığında… Onun gözlerine bakmıştım; sınıftaki tek Kürt çocuk olarak omuzları çökmüş, bakışları ayakkabılarına çakılmıştı. Eminim o an yer yarılsa hakikaten içine girmek isterdi. Sınıf arkadaşlarının “Kıro, Kürdo, peşmerge” gibi alaylarına alışmıştı, hatta kendi kendisiyle de alay eder olmuştu. Ama bu kadarı biraz fazla gelmiş olacaktı ki, ayakkabısının üstüne damlalar düşmeye başladı. Ağabeyinin hastanelik oluncaya kadar dövüldüğünü ertesi gün öğrenebildik.

Asıl büyük şoku, özel bir lisede öğretmenlik yaparken, birkaç ay önce yaşadım. Çocuklardan birkaçı aralarında tartışmış, meseleyi halledemeyince bana gelmişlerdi. “Abi, Yiğit diyor ki Kürtlerin kuyrukları varmış ama sonradan düşürmüşler”… Şekilden şekle girdim, kızardım bozardım, şaka yapılıyor sandım, mide sancılarımı zapt etmeye çalıştım. “İnsanların kuyruğu olmaz” diyebildim bir tek.

Üniversitede birçok Kürt arkadaşım olmuştu. Onlar çok iyi Türkçe biliyorlardı ama ben Kürtçe merhaba bile diyemiyordum, onlar Yunus Emre’yi Fuzuli’yi Ece Ayhan’ı biliyorlardı ama ben Kürt ve edebiyat kelimesini yan yana düşünemiyordum, onlar Saadettin Kaynak’ı Neşet Ertaş’ı biliyorlardı ama benim için Kürt müziği denen şey “vara vara” naralarından ibaretti, onlar Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya 11. asırda Malazgirt’ten girdiğini biliyorlardı, ben Kürtleri dağda karlara basınca kart-kurt sesi çıkaran dağ Türkleri biliyordum… Sahi ‘onlar’ hakkında ne kadar az şey biliyordum! Fransız hakkında, İngiliz hakkında bildiğimden de az! O zaman kendi kendime karar vermiştim. Madem ‘onlar’ ‘bizim’ kültürümüzü bu kadar iyi biliyorlardı, ben de gönüllü olarak asimile olacak, onların dilini kültürünü edebiyatını öğrenecektim; ‘Kürtleşecektim’.

Bir sürü şey öğrendim. En iyisi yazıyı “Kürtlerin Fuzuli’si” diye anılan 17. yüzyıl divan şairi Ehmedê Xanî (Ahmede Hanî)’nin Mem û Zîn destanından bir beyit ile bitirmek:

Ger şıbhete mın te ji bı gota
De min bı xwe dıl qewı ne sohta*

* Eğer sen de benim gibi söyleseydin / Benim de gönlüm bu kadar yanmazdı

The following two tabs change content below.

Latest posts by Arşiv (see all)