3 Haziran 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

 

Dört duvar içinde özenle kurduğum ancak bir türlü başbaşa kalamadığım mikrokozmosuma zorunlu olarak hapsedilmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsiniz.

“Artık özgürsünüz” ıslığı çaldığında gönülsüz bir ayrılık olacak benimkisi. Ama bir gün olacak işte. Lakin o gün bambaşka bir ben “merhaba” diyecek uzun zamandır sadece kuşların kirlettiği sokaklara.

Dışarısı ne kadar tenha ise iç dünyam o kadar aktif şu ara. Bu sessizlik, içimde yıllardır uyuyan –daha önce tanıştığınız- Barok dünyamı uyandırdı da ondan. Mahremiyetinin sınırlarını aşıp, büyüsünü bozmadan, ucundan paylaşırım elbette. Yabancı yok aramızda nasılsa.

Senelerin susamışlığı ile yazı yazıyor, müzik yapıyor, medite olmanın keyfine varıyor, rutin telaşlardan azade; dingin, tefekkür ediyor.

Bir yandan da yeni bir dili keşfetmenin, çözmenin heycanı içinde kıpır kıpır. El ayak çekildi mi bütün enerjisini bu dilin ayrıntılarında kaybolup, manasında yönünü bulmaya sarfetmek istiyor.

Bu kez üzerinde çalıştığı dil Latin kökenli, Kiril alfabeli ya da yok olmaya yüz tutmuş bir dil değil. Bu, ezoterinin dili. İnsan-ı Kebir’in lisanı.

‘…Küçük insan, Büyük Alemin (makro-kozmos) bir minyatürüdür… İnsan varlığı, alemden daha da küçük olsa da, o Büyük Alemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu aleme Büyük İnsan (İnsan-ı kebir) adını veriyorlar…’’

İbn’ül Arabi, Fusüs Ül-Hikem*

Yunanca “iç, içerisi” kökünden türeyen ezoterizmin dilini, yıldızların lisanını öğrenmek onlarla iletişim kurmak, onlardan duyduklarını tercüme etmek ve anlatmak istiyor sabırsızca. E dilci değil mi. Tabiatı öyle, işi bu.

İlk emri düstur edinmiş olmanın vicdan rahatlığıyla, henüz çemberin en dışında yapıyor olduğu yolculuk için dışarı çıkmasına hiiiiç gerek yok.

Sorumluluğu olan çıksın çalışsın, dileyen yürüsün koşsun, isteyen -kendi hariç kimseyi tehlikeye atmadan- yerinde duramasın kaçsın. O oturduğu yerde saatlerce Evren’in anlattıklarını dinlemek istiyor.

Mikrokosmosumda kainatın temelini oluşturan dört elementin balansını burda da kurabilirim nasıl olsa diyor. Yemek pişirir, çiçek yetiştirir, rüzgara karşı durup ardından dakikalarca suyun altında hareketsiz kalabilirim abartısız.

Ve elbette yaşam enerjisinin yegane kaynağı Güneş…

(Elimizde pusula ile ev ev gezmemize değmiş. Bir kere daha anlayıp şükrettim.) Güney doğu cephesine konuşlanmış dairemde, batıya doğru vedalaşana kadar ekspozürü altındayız nasılsa, ben ve Barok dünyam.

Yazarken arka planda tınlayıp bana huzur veren parçayı bir dinleyin derim. “Poula Noire Traditionnel Wallon”

*Fusüs Ül-Hikem (Bilgelik Fanusları), Muhiddin-i Arabi,  Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1952,

 

 

The following two tabs change content below.

Beyza'nın Mutfağı

Köşe Yazarı at Beyza
beyza@sitemder.org

Latest posts by Beyza'nın Mutfağı (see all)

PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….