PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

23 Kasım 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Kahveyle başlayan bir gün daha. Bu güzel içecek sevdiğin insanlarla içtiğinde daha bir keyifli oluyor. Ama bazen insanın yalnızlığına da dost olabiliyor. Yani bana göre kahve şu dünya üzerine gelmiş en güzel nimetlerden.

Annem ve babam küçüklüğümden beri beni doğayla iç içe büyütmeye çalıştılar. Annem taşındığımız yerlerin bahçeleri olursa çeşitli sebzeler ve meyveler eker sabrı öğretirdi. Babam beni de yanına alır çeşitli ağaçlar ve çiçekler eker, onlara nasıl bakılması gerektiğini öğretirdi. Belki de bu tür nedenlerden bitkilerle sonsuz bir gönül bağım var, kim bilir?

Ailemde herkes hayvanları çok sever. Babam “Önce hayvanlara merhamet etmek gerekir, hayvana merhameti olmayanın insana da merhameti olmaz!” der. Ne kadar da doğru. Yaşadığımız şu çağda ne hayvanlara ne de insanlara merhamet edilir oldu. Yeri geldi ormanlarımız yakıldı, nefesimiz kesildi. Kalbimiz yaşamın attığı o topraklarda kaldı. Fabrikalar çoğaldı, sudaki canlıların varlığı git gide azaldı. Afet Ilgaz’ın incelediğim çocuk romanlarından birisinde bu konuya değiniliyordu. O satırlarda doğaya ne denli zarar verildiğini yazıyordu. O zamandan bu zamana ne değişti? Bana göre iyiye gidilmesi gerekirken daha çok kötüye gidildi. İnsanoğlu doyumsuzluğunun sonucunu doğaya ödetti ve ödetmeye devam ediyor. Umarım yapılan bu hatalardan bir an önce dönülebilir. Yine doğayla iç içe yaşayacağımız güzel günler tez zamanda gelir.

Bugün biraz eskilere gittim. Eski şarkılar dinledim. Birçoğu daha ben dünyaya gelmeden bestelenmiş insanın yüreğine işleyen şarkılardı. Onlardan birisini sizler için yukarıya bıraktım. Umarım sizlerin de hoşuna gider.

Dört yaşlarında Osmaniye’de yaşarken babamla fırına ekmek almaya giderdim. Fırının önünde bir kedi olurdu. Hani şu halk arasında “Tekir” diye anılan kedilerden. Ben onu gittiğimde kucağıma alır babama “Lütfen eve götürebilir miyiz babacığım?” derdim. Babam bana döner “Annen ne der sence?” derdi. Bende annemi aklıma getirir kediyi üzgün bir şekilde kucağımdan indirirdim. Her fırına gittiğimde o sarılı tüylerini severdim. Adını “Fırıncının Kedisi” koymuştum. Aslında annem de hayvanları çok sever ama evde beslemek söz konusu olunca pek sıcak bakmazdı.

Kedileri çok sempatik buluyorum. Oldukça zeki hayvanlar. Dünya üzerinde de çok seviliyorlar. Hatta Mısır gibi toplumlarda oldukça kutsal kabul edilirdi. Bir Mısırlının kedisi ölse yasını belli etmek için saçlarını kazırlardı. Edebiyatçılarımızın çoğunun kedileri vardı. Ya da kedileri severken fotoğrafları.

Şarkılara, şiirlere ve daha birçok edebî türe konu olmuş bu sevimli canlıların bir de edebiyatı var. Adı da “Kedi Edebiyatı – Türk Edebiyatının Kedileri ve Kedicileri”. Geçtiğimiz aylardan birinde Dergâh Yayınları’nda yayımlandı. Yazılar oldukça keyifliydi. Bu kıymetli eserin içindeki satırların bir kısmı çok değerli hocalarıma ait. Merak ederseniz okumanızı önerebilirim.

O zaman bugünü Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında geçen bir cümleyle bitirelim.

“Bir kedi kadar kanaatkar hayat.”

The following two tabs change content below.
Lisansını Düzce Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Erasmus AGH kapsamında Bosna- Hersek'te çalıştı. Lisans döneminde bölümüyle ilgili çeşitli programlar yaptı ve konferanslara katıldı. Edebiyatla bağını koparmadan çalışmalarına devam ediyor.

Latest posts by Rûh î Edebiyat (see all)