PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

17 Eylül 2021

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Belgesel Estetiği

Belgesel sinemacıların bir araya gelmek için birlik oluşturma çabası on yıldan öncesine dayanıyor. Örgütlenme için bir çırpıda yüzden fazla insan bir araya geldi. Yönetmenden yazara, ışıkçıdan akademisyene varana dek herkesin heyecanlı olduğu yüz ifadelerinden belliydi.

Yazılar yazıldı, ileriye dönük planlar yapıldı, güzel güneşli günler görüleceğine dair “umutlu” nutuklar çekildi.

Söylenilen her şeye inandım.

Tartışmadım değil, tartıştım, içimden geçenleri hiçbir zaman gizlemedim, konuşmamanın, aklımdan geçenleri insanlara söylememenin doğru olmayacağını, kendimi kandırmanın aynı zamanda karşımdakilere haksızlık olacağını, bunun kendime, potilik görüşüme ihanet olacağını, insaniyetimi yitireceğimi düşünüyordum.

1997 yılında yapılan ilk konferansa da bu duygularla bir bildiri sunmuştum. Yazının özü belgesel sinemanın muhalif olması zorunluluğuydu.

O günden bu güne çok değiştim, umuyorum ki hepimiz değiştik ama bende hâlâ değişmeyen, hatta derinleşen şey, belgesel sinemanın muhalif bir sinema olması gerektiği düşüncesidir.

Bunu söylemenin kolay olduğunu, hayata geçirmenin ise hiç de kolay olmadığını biliyorum. Çünkü bunun bir formülü hiç olmadı, olmayacak da.

Ama zaten, Belgesel Sinemacılar Birliği olarak bir araya gelmek için değil, dağılmak için toplanmıştık. Birlik fikrinin çıkış noktası dernekleşmek, dernekleşme fikrinin hedefi bir güç olarak egemen medyaya kendimizi kabul ettirmek, pastadan payımızı almaktı. Bireyler olarak hepimiz bunu hedeflemiyorduk ancak belgesel sinemacıların bir araya gelmesinin en önemli sebebi belgesel film çeken firmaların açık bir şekilde ekonomik darboğaza girmeleriydi.

Bugün bu darboğaz daha da daralmıştır
. Aslında ortadaki cenaze hiçbir zaman kaldırılmadığı gibi, ortada bir cenaze olduğu fikrini çoğumuz kabul etmedi.

Yeşilçam’ın üretim biçimi nasıl miadını doldurup onun üstüne yeni bir üretim ilişkisi kurulduysa, belgesel film üretim biçimi de, ekonomik ilişkileriyle miadını doldurmuştu.

Birçok firmanın kapitalistlerle ilişkileri tavsamış, belediyelerden, kamu kuruluşlarından vs… iş alma potansiyeli dibe vurmuştu.
Ama herkes batmadı. Gemisini kurtaran kaptanlar da vardı. Kimileri bu süreçte işinin niteliğini değiştirdi, belgesel çekmek yerine yarı tanıtım belgeselleri çekti, oraya buraya angaje oldu, kimi dükkânına kilidini astı, kimisi Kültür Bakanlığından destek alarak gemisini yürütmeye çalıştı.

Değişmeyen şey, bu süreçte belgesel sinemanın muhalif olmaya devam etmesi oldu. Belgesel sinema, BSB’nin içinde, dışında olan birçok yönetmenin ürünleriyle, her geçen gün biraz daha bağımsız bir ruh taşıyarak muhalif olmayı sürdürdü.

Teraziye vurduğunuzda, belgesel sinema, uzun metraj film çeken yönetmenlerden daha sert bir dille, kimi zaman doğrudan iktidarları hedef alarak, Cumartesi Anneleri’nden, hapishanelerdeki baskı ve işkencelere, çevre felaketlerinden, yolsuzluklara, direnen insanların kültürlerini, hayatlarını hikâye etmeye devam etti.
Muhalefet için “birlik olmak” değil, insanların birbirlerine destek olması gerekiyordu. Çoğu kez, belgesel sinemacı masasında oturup romanını, öyküsünü yazan bir edebiyatçı gibi yalnız kaldı, üstelik bu onun tercihi değildi. Filmlerini çekerken destek görmedi mi, gördü elbette ama daha çok, sinemayla ilgilenmeyen, para kazanmayı becerebilen eşinden dostundan gördü desteği.

Çünkü muhalefet etmenin ekonomik getirisi de yoktur, tam tersi götürüsü vardır.

İyi ya da kötü, doğru ya da yanlış yaptıklarımız arkamızdan gelir. Günahımız ve sevabımız olarak adlandırılır. Başarımız ya da başarısızlığımız olarak hep önümüze konulur.

Lakin esas itibariyle bunların hepsi yalandır, aslolan hata yapmaktan korkmadan; cahil cesaretiyle değil, öğrenme, sorgulama, soru sorma ve yanıt arama içgüdüsüyle üretmektir. Üretmek, üretebilmek hele bu koşullarda üretebilmek başlı başına bir muhalefettir.

Şimdiki Zaman Hikâyeleri

Zaman, geçmiş zaman üstüne kurulu değildir, zaman gelecek zaman üstüne de kurulu değil, zaman şimdiye kuruludur, şimdiki zamanın hikâyelerini anlatabilmek zaten gitmekte olan bir şeyin ucundan yakalamak anlamına gelir.

Şayet birileri şimdiki zamandan bahsederken kendini sunma biçiminden bahsediyorsa, üretimden çok yaptığı işin unvanıyla, şöhretiyle ilgileniyordur. Oysa bizim böyle bir lüksümüz yok, bizim lüksümüz neyi, nasıl, ne zaman, niçin yapacağımızın sırrını çözmektedir.

Değişen şeyin sırrına inmek ona tabi olmak anlamına gelmez, değişen şeyin sırrına inmek onu değiştirebilme iradesini, bilincini, inatçılığını yanında getirir.

Ne ki değişen şeyin sırrına inmek yerine, toplum olarak çoğu kez değişen her neyse sorgulamadan, hesap sormadan ona tabi olmayı seçtik. Bunu hem üretim biçimi anlamında, hem de yapmaya çalıştığımız şeyin estetiği anlamında söylüyorum.

Hilmi Etikan

Ustaların Estetiği ve Mirası

Ustalarımız bize çok önemli şeyleri, kurdukları cümlelerden daha çok ürettikleri filmleriyle öğrettiler, bunların bir kısmını kesinlikle hayata geçirmemiz, bir kısmının yanına bile yaklaşmamamız gerekiyor.

Hem insan ilişkileri hem de estetik anlamda yapmamız gereken şeyleri söylerken, çoğu kez yapmamamız gereken şeyleri söylemek yerine bunları kendileri yaparak gösterdiler.

Mademki şimdiki zamanı, üretmeyi önemsiyoruz, ortadaki mirası, estetik, teknolojik bilgiyi inkâr etmeden sorgulamamız gerekiyor.

Hepimizin tanık olduğu, bir kısmımızın içinde olduğu, bir kısmımız dışında kalsa bile içinde hissettiği hikâyeler var, insanlara, mekânlara, olaylara olgulara, yaşanmış ve yaşanacak olanlara dair hikâyeler bunlar.

Kimi soyut, düş gücünün sınırlarını zorlayan, kimisi taş gibi, ekmek gibi elinizde tutabileceğiniz hikâyeler.

Kendi kendimize en çok sorduğumuz soru, “Neyi, nasıl, ne biçimde, niçin,” anlatmak istediğimiz. Bu soruları çoğaltıp alt başlıklarına inmemiz ise kaçınılmaz.

Öğrencilik yıllarında dizinin dibinden ayrılmak istemediğimiz ustalarımız vardı, bu duyguyu hâlâ taşırım. Onlarla oturup iki çift laf etmek, ansiklopediyi “Z” maddesine kadar okumaktan daha faydalıdır, şiirseldir, eğlencelidir ve lakin buna çok da fırsat bulamazsınız. Ve çoğu kez “D” maddesine bile gelemeden o insanlardan uzak düşersiniz.

Böyle sohbetlerin birinde Hasan Özgen, büyük bir tevazuuyla, yaptıkları filmlerin ne olup ne olmadığına dair bir tespitte bulunmuş: “Bizim yaptığımız filmler şiirsel gerçeklik, hikâyemizi görüntünün sözcükleriyle kuruyor, şiirin diliyle metin yazıyoruz,” demişti.

Bunu söylerken hem bir güzelliği, hem de bir çaresizliği tanımlıyordu. Yaptıklarının daha ötesine geçmek için yeterince sermaye yoktu, şirketlerin büyüyebilmesi, yaratıcılık anlamında yeni, farklı insanlar çıkması çok mümkün görünmüyordu, herkes üç aşağı beş yukarı aynı anlatım kalıplarını kullanmak zorundaydı. Piyasa bunu talep ediyordu.

Belki de bu yüzden, Hasan Özgen’in tespitini unutmadım, çünkü o saate kadar kimseden yaptığı belgesel filmin tanımını duymamıştım. Üstelik Hasan Özgen, bunu ustalarından öğrendiğini söylüyordu.

Ertuğrul Karslıoğlu

Bugünden bakınca, gerçekten, Suha Arın geleneğinden başlayarak, Ertuğrul Karslıoğlu, Hasan Özgen, İsmet Arasan, Savaş Güvezne, Hilmi Etikan, Enis Rıza, Mehmet Eryılmaz, Haluk Cecan ve daha bir sürü belgeselcinin aynı şiirsel çizgiden gelip, konularından yola çıkarak kendilerine has bir belgesel sinema anlayışı oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Bu yönetmenlerin ortak noktaları, ayrıştıkları noktalardan daha fazladır. Zaman, mekân, tarih, müzik, edebiyat ve genel olarak kültür, estetik bilinçleri, duruşları, kendilerini ifade etme biçimleri aynı kaynaktan beslenir.

Filmlerinde ortak bilinç vardır, gidenin gitmesine izin vermemek, kalanın kıymetini bilmek, yaşam tecrübelerini bir potada eritmek, güncelliği kayboldu denilen şeyin aslında yozlaşarak başka bir biçimde hayatımızda tezahür ettiğini göstermek, küstahlık, ukalalık ya da küçük görmek gibi elit yaklaşımları yanına yaklaştırmadan, bu duruşlara yüz vermeden, söylediği, söylemeye çalıştığı olayın, olgunun, kişinin, mekânın kıymetinin farkına varılmasını talep etmek.

Örneğin, Hasan Özgen, ustaları gibi “Taşların, Mekânların Dili”yle, Ertuğrul Karslıoğlu, “Keçenin Teri”yle, İsmet Arasan, “Son Sesler”le, Hilmi Etikan, “Tarlabaşı”yla, Mehmet Eryılmaz, “Musikişinasların Ritmi”yle, Haluk Cecan “Denizin, Balıkların Dili”yle, konuşmayı sever. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ürettikleri filmlere ruhlarını katmak, olay, olgu, kişi her neyse onun izini takip etmek, hikâyesini anlatmak tutkuya dönüşmüştür.

Bilgiyi, kültürü, geleneği ama aynı zamanda daha ilerisini talep etmek üstüne kuruludur bu filmler. Ve zaman karşısında eskiyen sadece filmlerin formatıdır, içeriği, derdi, şiirselliği ve güncelliği baki kalır.

Bu filmlerde tartışabileceğimiz tek şey filmin estetiğidir, dünden bugüne gelişen sinema, video efektlerinden, teknolojisinden bahsetmediğimi anlamışsınızdır. Değişimin temel nesnesi görüntünün, edebi dilin okunurluğu, yorumu ve bugünün insanına ne denli ulaşabilirliğidir.

Lakin şimdiden bakıp, bu filmlere salt birer “belge” muamelesi yapmak mirasyedilikten başka bir şey değildir.

Bu yüzden “şimdinin belgesel estetiğini” neyin üstüne kuracağımız sorusu hâlâ dağ gibi önümüzde durmaktadır. Çünkü geleneği yeterince anlamadığımız, geleneğin estetiği üstüne yeterince edebiyat üretmediğimiz düşüncesindeyim.

Yeni Bir Estetik Arayışı

İçimden bütün beylik sözleri alt alta sıralamak geliyor.
Mesela, “gök kubbe altında anlatacak yeni bir şey kalmadı,” gibi.

Bu ve benzeri sözler sadece hedefe giden soruları sorduracak bize, zihin açıcı klişelerdir. Gök kubbenin ve yerkürenin yüz binlerce kilometre altında anlatacak daha çok şey olduğunun bilincindeyim. Şimdiki zamanda kurulacak cümlelerin eski zamanlardan miras alındığının, var olan geleneğin inkârının hiçbir işe yaramadığının da.

Lakin neresinden bakarsanız bakın, bir adım atmak zorundayım, bir adım atmak zorundasınız, yeni bir cümle kurmak, bu cümlenin içeriğini doldurmak, bu cümleyle muhalefet ederken bir yandan da zihin açmak, hatta kimi zaman hedef göstermek, gösterdiğiniz şey her neyse ona vakıf olmak zorundasınız.

Yeni estetik anlayışımızı neyin üstüne kuracağımız sorusu tamamıyla bir soyutlamadır. Ama içinde taşıdığı “gerçeklik” olgusu sonuna dek hissedilir. Ve bunun bir kılavuzu yoktur ama niyeti hep içeride taşınır.

Kimseye estetik dersi verme niyetinde değilim, aklıma gelen soruları, birçok kişinin sorduğunu da biliyorum:

Görüntünün dilini ne kadar ileri götürebiliriz?

Efektlere, illüzyona, canlandırmalara başvurmadan, şimdi yapmakta olduğumuz bir çekimde farklı anlamlar yaratmak bize mi, yoksa içinde ya da uzağında durduğumuz mekânın, olayın, olgunun kaderine mi kalmış?

Belgeselin içine düşmekle belgeselin ardından koşmak arasındaki ayrımın ne olduğunu ancak film bittikten sonra mı görebileceğiz?

Kamerayı koyduğumuz yer, bizim niyetimizin, ideolojimizin, sanatsal perspektifimizin izdüşümüyse, çektiğimiz görüntü illa iyi bir kadraja, göz alan bir ışığa, renk ahengine ve şiirselliğe mi sahip olmalı?

Yoksa bütün bu beklentileri alaşağı edecek başka bir açı, başka bir ışık, renk ve anti-şiirsellik mi yakalamalı?

Yoksa hepsini birden mi yapmalı?

Bu sorulara hem “evet”, hem de “hayır”, diyebiliriz. Ama bunların alt başlığına inmek kaçınılmaz.

Sanırım önce neyin belgeselini yapacağımız sorusunun yanıtını bulmamız gerekiyor.

Kişisel tercihimdir, kimselere tavsiye etmem; hakkında hiçbir bilgim olmayan “şeyin” belgeselini yapmayı tercih ederim.

Siz çok iyi bildiğiniz, gözünüz kapalı resmini çizebileceğiniz bir konunun belgeselini yapabilirsiniz, belki de yapılması gereken budur.

İnsanı anlatmayı seviyorum, siz karıncaları anlatabilirsiniz. Ama bunu nasıl yapacağınız sorusunun yanıtını da yanında getirmelisiniz.

“Neyin, belgeselini yapmalıyım,” sorusu politik bir sorudur.

Sonsuz seçenekler vardır önünüzde ve bu sonsuz seçeneklerden birini seçtiğinizde aynı zamanda onu nasıl yapmanız gerektiğine dair bilgi de yanında gelir. Herkese farklı bir biçimde gelir bu, içgüdüseldir, kültür, bilgi birikimi vs. sadece teknik sorunları çözmek için yeterlidir. Oysa belgeselini yapmak üzere seçtiğimiz “şey” hiç de uhrevi olmayan bir yöntemi yanında getirir. Arayıp bulmak, içeriğini somutlamak zanaata değil, sanata daha yakındır ama aslında sanat da değildir.

Kişisel tercihimdir: “Olağanüstü olan her şey belgesele konu olabilir,” düşüncesine yakın değilim.

Olağanüstü olan her neyse zaten ortadadır, onunla ilgili bir şey yapmak için, onun sıradanlığını keşfetmek, özündeki fluluğu giderecek bir estetik olgunluğa erişmek, onun ayaklarını yere bastırmak gerekir, ama nasıl?

Ustalarımızın yolundan gidersek, olguyu, olayı, kişiyi hikâye etmek işin yarısıdır. Onunla ilgili bilgileri, tarihsel süreci ve kendisini anlatmak ve bunu yaparken de sinemasal kurallara riayet etmek bizi nispeten doğru bir yere götürür.

Bununla birlikte, anlatım biçiminde kırılmalar yaratmak, merak olgusunu açığa çıkartmak, işin kurmacasına edebi bir dil katmak, zaman zaman hiçbir şey anlatmadan izleyiciyi duygularıyla, sezileriyle baş başa bırakmak, eksilterek filmi tamamlamak ve gösteren, gösterilen arasındaki boşlukları izleyiciye havale etmek, tam da bu kırılmanın bir noktasıdır.

Neyi anlattığımız kadar, anlattığımızda neyi dışarıda bırakacağımız bilgisi aynı zamanda estetik bir olgunlukla mümkün.

Sadece, klasik, giriş-gelişme-sonuç bölümünün parçalanmasından bahsetmiyorum. Usta belgeselcilerimiz tarafından defalarca yapıldı. Yapılması gereken, bu parçalanmanın zamansal ayarını ya da kaosunun derinliğini yeni bir forma oturtmak olabilir.

Yine de bazı tehlikeler önümüzde duracaktır. En önemli tehlike yaptığımız belgeselin giderek televizyon estetiğinden mamul olmasıdır.

Çünkü, belgeselle, haber, haberle, haber belgesel ve türevleri, bizim önümüze koyduğumuz hedeften çok farklı bir yere denk düşer. Başka bir deyişle, estetiğimiz hemencecik “haber” formatına kayabilir.

…Ve çoğu kez bu tehlikeli sonuçla yüzleşiriz.

Gün gelir, herhangi bir haber görüntüsü, haber programı, yaptığımız işin görsel anlamda iskeletini oluşturabilir. Arşive yüz vermek kimi zaman kurtarıcı, kimi zaman ölüm fermanıdır.

Estetiğimizi arşivin tahakkümüne teslim etmeli miyiz?

Tam da burada belgeselcinin yaratıcılığı ortaya çıkıyor. O görsel malzemeyi, özünde tahrifat yapmadan, manipülasyona yüz sürmeden, belgesele sindirebilmek önemlidir. Hangi ideolojik gelenekten gelirsek gelelim, birincil kural, görüntünün gerçek anlamına sadık kalmaktır.

Montaj, kurgu, kesip biçme sonunda ortaya çıkan gerçeklik, attığımız ya da eklediğimiz iki planla anlam kaymasına yol açar. Özellikle diyaloglarla, röportajla biçimlenen sekanslarda diyalog kurgusunu estetik kaygılar nedeniyle budamak kimi zaman böyle sonuçlar doğurabiliyor. Sorun burada bir art niyet olup olmadığıdır.

Gün gelir, sadece diyalogların parçalanmasından başka bir estetik yapı da oluşturulabilir ama bu daha çok deneysel bir çalışmanın günahı olur. Zamanında edilmiş sözler, bir süre sonra başka bir anlama yol açabilir, kavramların, kurulan cümlelerin yaşanılan çağla doğrudan ilişkisi vardır. Biz onun uzağında, başka anlamlara, çağrışımlara kulak kesilmiş olabiliriz.

Belgesel sinemamız dünya ölçeğinde prodüksiyonlarla kıyaslanınca minimal bütçelere sahip. Bu gerçekliğin getirdiği olumsuzlukları iyi değerlendirmek işimizin bir yanı.

Kabul etsek de etmesek de belgesel sinemamız, uzun metraj filmlerle kıyaslandığında zorunlu bir minimalizme teslim oluyor. Minimalizmin gereklerini yerine getirip getirmemek bizim elimizde, Robert Bresson bir zamanlar, “İmkânlarım arttıkça, imkânlarımı iyi kullanma gücüm azalıyor,” demiş. Yönetmenin yakalamaya çalıştığı doğallık tutkusunun bir tezahürü.

Ekonomik yetersizlikler filmlerimizde çoğu şeyi yapmamıza engel olabilir ama sinema bilgisinin eksikliği dışında hiçbir şey o filmin gerçekleşmesine engel olamaz.

Bazen sadece bir kamera her şeyin çözümüdür.

Minimalizm belgesel sinemamızın tarihini bilinçli ya da bilinçsiz belirlemiştir ama yapılan filmin “duygusal, sezgisel ihtişamına” gölge düşürmez bu, tam tersi etki eder.

Biz yine de belgeyle belgesel arasındaki ayırdı koyalım.

Belgesel estetiği bazen bir dost sohbetinde ortaya çıkar. Uzaklara gitmenize gerek kalmaz, karakterin ruhunu yansıtan bir mekânda yapılan uzun bir röportaj, kahramanımızın ağzından dökülen sözcüklerle, yüzündeki çizgilerin değişimiyle başlı başına bir estetik unsur olarak önümüze gelebilir.

Bu korkunç bir gerçektir ama gerçektir.

Gerçeklik, estetiğimizin önünde duran yüksek bir duvardır. Nedense, gerçekliğin sansür gibi, yapmaya çalıştığımız işin estetiğine ket vurduğunu düşünürüz. Oysa, slogancı, izleyicisinin gözünü çıkartan filmlerden kurtuluşumuzu sansüre borçlu olduğumuzu düşünürüm.

İmgelem gücümüz, hikâye etme yeteneğimiz, duyguyu izleyiciye geçirme becerimiz, elimizdeki imkânların sınırlanmasıyla mümkün oluyor. Tıpkı bir şairin, şu, şu harfleri kullanmadan bana şiir yaz demesi gibi.

Belki de estetiğimizi zaman zaman böyle temrinler üzerinden geliştirmemiz gerekiyor. Suyu göstermeden yağmuru anlatmak, kadından erkekten bahsetmeden cinselliğin filmini çekmek, estetik yaratıcılığının altını çizmeden bambaşka bir film çekmek.

Not: Bu yazı, Belgesel Sinemacılar Birliği tarafından yayımlanan Belgesel Sinema 2008 adlı kitapta yayınlanmıştır.

http://sitemder.org/haber.php?micms=74 (Eski)

http://sitemder.org/haber.php?micms=76 (Eski)

Yazan: Rıza Kıraç

The following two tabs change content below.

Defne ILGAZ

Sanatçı-Akademisyen at Defne Ilgaz
Lisansını ve yüksek lisansını Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi/Enstitüsü Sinema TV bölümünde yaptı. İki yazarın kızıdır. Aynı zamanda müzisyendir. Albümleri, cover'ları, bir de kitabı var. İki çocuk annesi. Doğduğu ve büyüdüğü İstanbul'dan taşınarak yaşantısını sonuncu il Düzce'nin Akçakoca ilçesinde sürdürmekte, bağımsız sanat adına çalışmalarına orada devam etmektedir. Daha fazla bilgi için www.defneilgaz.com.tr kişisel web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Latest posts by Defne ILGAZ (see all)