PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

30 Kasım 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

BAĞIMSIZ SİNEMA İÇİN BAĞIMSIZ RUHLAR GEREK

BAĞIMSIZ SİNEMA İÇİN BAĞIMSIZ RUHLAR GEREK

Sinema her zaman belirleyici olmuştur. Çünkü sinema, kitleleri yönetmekte kullanılan ilk büyük propaganda aracıydı, hala da öyle. Sovyet devriminin ilk yaptığı işlerden biri  ülkedeki bütün özel sinema şirketlerini “ulusallaştırmak” olmuştu.

1923’te yayınlanmış olan Dziga Vertov’un manifestosunu incelersek, sadece sosyalizmin değil, 20. Yüzyılın şifrelerini bile bulabiliriz.

1895 sinemanın doğuşu olarak kabul edilir. Aslında doğan sadece bir makineydi. Hem görüntü kaydeden hem de projekte edebilen çok eğlenceli teknolojik bir icat! Lumiére Kardeşler patentini aldıkları bu aleti omuzlarına vurup kasaba kasaba dolaşıp gösterimlerde bulundular. (Evet, sinema bir Fransız icadıdır, fotoğraf makinesi gibi… )

“Passion du Christ” (1897) ilk konulu filmdi. Gişe rekorları kırdı, taklit edildi, ihraç edildi. Böylece gene Fransızlar sinemanın sanat olduğunu ilk keşfedenler oldu.

O sıralarda Osmanlılar ne yapmaktaydılar; bu icat günah mıdır değil midir, caiz midir değil midir, onu tartışmaktaydılar.

Deneysel çalışmalar, düşünce grupları ve manifestolar 1895’i takip eden yıllarda Avrupa’da, Amerika’da ve Sovyetler Birliği’nde pıtrak gibi bitiverdi.

Hadi diyelim Cumhuriyet öncesinde dini kaygılar sinemanın gelişmesini engelledi, Kurtuluş Savaşımızı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu da geçiyorum, bizim neden sadece bir manifestomuz var (örgütlü sinema hareketi bildirgesi olarak), ben onu merak ediyorum. 1968 Ekimi’nde yayınlanmış olan bu yegâne bildiriyi hazırlayan gençler ellerinde kameralarıyla Anadolu’yu gezip film gösterileri düzenlediler. Ham film almak için kanlarını sattılar Kızılay’a.

Etik 5-6 kuraldan oluşan bir bildiriyi tam olarak kendileri de manifestodan saymayan Yamaç Okur ve sinemacı arkadaşları, Alt Yazı Dergisi’ni çıkartırken, Mithat Alam Film Merkezi’nin çatısı altında Yeni Sinema Hareketi’ni başlatırlar. Sinemaya yaklaşımları birbirine benzeyen bağımsız sinemacılardan oluşan bir gruptur bu. Mensupları sürekli değişir. Bu sanatçılardan Hüseyin Karabey, Yamaç Okur ve onların hamisi gibi olan ünlü arşivci, büyük sinema destekçisi Mithat Alam’la bu konuyu konuştum. Bizim ulusal özelliklerimiz üzerinde bazı saptamalarda bulunarak cevap verdiler bu kritik soruma. Bizim (Türklerin) gönüllü, örgütlü ve düzenli bir sanat hareketini yürütmek ve sürdürmekteki manilerimizi saydılar tek tek. Üç ayrı yer ve zamanda yaptığım bu görüşmelerde yapılan analizlerin en önemli ortak noktası buydu. Türkler yoksa sadece vatan müdafaası söz konusu olduğunda mı gönüllü, örgütlü ve istikrarlı olabiliyorlardı?

Ama hepsi de 90’lı yıllardan sonra, artık Türk Sineması diye nitelendirilebilecek bir kavramın uluslararası platformda kesinlikle kendini gösterdiğini ve istikrarlı olduğunu belirttiler. Mithat Alam; Auteur (senaryoyu kendi yazan yönetmen)  sinemamızın çok güçlü oluşunun ve birçok Avrupa ülkesindekinden daha fazla auteur yönetmenimizin olduğunun altını çizdi.

Farklı sesler ve farklı renklerin kendini ifade fırsatı bulabilmesi için, Bağımsız sinemanın desteklenmesi, deneysel çalışmaların yaygınlaşması gerektiğini önemle vurguladılar. Cesur denemelere salonlarını açacak cesur müteşebbislere gerek vardı ve Kültür Bakanlığı’nın yaptığı cılız desteklerle bu olamıyordu onlara göre. Ama ne yazık ki 60’lı yılların genç sanatçılarının oluşturduğu sinemateklerden kurmalarını, bu zamanın gençlerinden de kimse beklemiyordu.

Ruhları bağımsızlaşmamış sanatçılardan cesur atılımlar bekleyemeyiz. Bunun yolu da bireyselleşmenin bastırılması değil desteklenmesinden geçer. Dijital kameralar ve ev tipi bilgisayarlarda bile çalışabilen montaj programları sayesinde sinema “kolektif bir sanat” olmaktan çıkıyor neyse ki. Başladığı noktaya dönüyor gibi. Bakın 1920’lerde Hollywood’u ilk defa ziyaret eden Fransız yönetmeni René Clair bir filmi birçok insanın oluşturmasına nasıl da şaşırmış!: “Sanayileşme Amerikan Sineması’na dizi halinde filmi, prefabrike ürünü kazandırdı: İki sanat yönetmeni, üç senaryo yazarı, bir yönetmen, bir sürü teknik yönetmen, kurgucular ve bir süpervizör aynı film üzerinde bir arada çalışıyor. Bunların sayesinde film bütün tadını kaybediyor, en iyi konu –bu kalabalığın süzgecinden geçtikten sonra- özgünlüğünü kaybedip şekilsizleşiyor.[1]”(*)

 

[1] Giovanni Scognamillo. Dünya Sinema Tarihi. İstanbul: Timaş Yayınları, 1997, ss.30-31.

The following two tabs change content below.

Defne ILGAZ

Sanatçı-Akademisyen at Defne Ilgaz
Lisansını ve yüksek lisansını Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi/Enstitüsü Sinema TV bölümünde yaptı. İki yazarın kızıdır. Aynı zamanda müzisyendir. Albümleri ve coverlerı var. İki çocuk annesi. Doğduğu ve büyüdüğü İstanbul'dan taşınarak yaşantısını sonuncu il Düzce'nin Akçakoca ilçesinde sürdürmekte, bağımsız sanat adına çalışmalarına orada devam etmektedir. Daha fazla bilgi için www.defneilgaz.com.tr kişisel web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Latest posts by Defne ILGAZ (see all)