PODCAST

Yine… Yeniden… sitemder….

23 Kasım 2020

SitemDer

Karanlık sularda güneş olmak…

Doğanın canlanışını izlemeyi severim. Yeni bir umudu temsil eder. Yine her yönden doğayı incelediğim bir gün yaşıyorum. Önümdeki manzarada bir ressamın tablo fırçasıyla yansıttığı darbeler var. Bu büyüleyici uyanışa karşı bir müzik dinliyorum. Evet dinlemeniz için yukarıya bırakacağım.

Aslında son zamanlarda doğayı kadınlara benzetiyorum.

Kadın varoluşun devamıdır. Duygusaldır. Kimi zaman kırılgan kimi zaman savaşçıdır. Mesela bakın mitolojiye Tanrıçaların her birinin ayrı birer özelliği vardır. Örneğin Athena bilgeliğin, sanatın, stratejinin, ilhamın ve barışın Tanrıçası kabul edilir.

Pek çok efsanede toprak anne olarak kabul edilmiştir.  “Anne” ne kadar da kutsal bir kelime. Dünyaya yeni bir nefes getiren en değerli varlık. Kendi canını daima geri planda tutan, çocukları için daima savaşan değerli bir mücevher.

Geçtiğimiz günlerde edebiyatımızın önemli kadın şairlerinden birisinin hayatını daha detaylı inceleme kararı almıştım. Acaba kim olabilir? Sizlere bahsetmek isterim.

Ah’lar Ağacı’nın gölgesinde oturan, Pulbiber Mahallesi’nin acısında yaşayan ve Grapon Kağıtlarıyla hayat serüvenini anlatan güçlü bir kadındı o.

Hayatı çeşitli zorluklarla geçmişti. Mesela çok fırtınalı bir çocukluk geçirmişti. Annesini küçük yaşta kaybetmişti ve babasının başka bir kadınla evlenmesi aralarındaki bağın yavaş yavaş kaybolmasına sebep olmuştu. Yaşama sıkı sıkı tutunmak için bir umut arıyordu. Bir gün teyzesi ona Varlık Dergisi’nin koleksiyonunu ve bir şiir defteri verdi. Bunlar annesinden ona kalmıştı.

İlk evliliği için fakültesini bırakmıştı. Huzursuz bir aile ortamından kaçmak gayesindeydi ancak bu evlilik onu daha çok üzecek, değersiz hissettirecek ve yıpratacaktı. Sonunda bu mutsuz evliliği sonlandıracaktı.

Ama şimdi ne yapacaktı? Yaşadığı bunca acıya nasıl katlanacaktı?

Evinin bodrumunda yazmaya başladı. Şiirler yazıyordu. Kendinden, kalp kırıklıklarından , dostlarından ve annesinden bahsediyordu dizelerinde…

Cesaretini topladığı bir zamanda yarışmaya katılmış ve kazanmıştı. Ardından onunla tanışacaktı, bütün hayatının seyrini değiştirecek olan o adamla.

Bu adam onun ikinci eşi olacak ve evliliklerinin üçüncü senesinde kızı Füsun’un babası olacaktı. Kızı doğduktan sonra şiir yazamayacak, mutluluğun en güzel zamanındayken kansere yakalanacak ve 41 yaşındayken hayata gözlerini yumacaktı. Tıpkı annesi gibi arkasında küçük bir kız çocuğu bırakacak ve ona veda edercesine bir mektup yazacaktı.

“Canım Kızım sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis! Canım kızım, cehaletimden şair oldum…

Annesizlikten.

Sen sakın şair olma!”

Evet bu mücadeleci şair Didem Madak’ın ta kendisiydi. Ah bu savaşçı kadınlar hepsi saygı duyulacak insanlar.

The following two tabs change content below.
Lisansını Düzce Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Erasmus AGH kapsamında Bosna- Hersek'te çalıştı. Lisans döneminde bölümüyle ilgili çeşitli programlar yaptı ve konferanslara katıldı. Edebiyatla bağını koparmadan çalışmalarına devam ediyor.

Latest posts by Rûh î Edebiyat (see all)